Elazığ İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Harput Musikisi

ELAZIĞ HARPUT MUSİKÎSİ

Musikinin mekân, sanatın neşvü nema bulduğu kadim beldedir Harput. Dinleyenleri hayrete ve hayranlığa düşürecek kadar özgün ve bir o kadar da özel olan Harput musikisi, hemen her dönemde geniş bir dinleyici kitlesini kendine ram etmeyi başarmıştır.

Halk musikisinin o doğal ve içten geien duyguları, Klasik Türk musikisinin naifliğiyle birleşip Elazığ'ın tarih, kültür ve medeniyet kokan mekânlarında yıllarca yankılanmış ve yankılanmaya devam etmektedir.

Yaratıcının bizlere bahşettiği geniş Anadolu topraklarından, kültürel anlamda zenginliğimizi gösteren ve rengârenk motiflerle bezenmiş her bir köşesinde farklı bir ahenk, farklı bir tını, farklı bir musikînin eşsiz numuneleri fışkırır.

Ülkemizin hemen her bölgesinin, her şehrinin hatta bazı ilçelerinin bile kendine özgü ve özel bir müzik icrası vardır. Bu durum, Türk insanının yaşanan olaylar karşısında değişik hisler ve değişik bakış açılarıyla duygulanması ve bu duygularını değişik şekillerde ifadesinin bir yansımasıdır. Bu özelliği ile yönü ile millet olarak en önemli müktesebatlarımızdan olan Türk musikisinin önemli yapı taşlarından sayılan "Türk Halk Müziği", oldukça çeşitli ve renklidir. Bunun ile birlikte yine Türk müziğinin diğer bir dalı olan ve geçmişte çoğunlukla saraylarda veya sarayların bulunduğu şehir merkezlerinde beste esasına dayalı olarak üretilen ve şehir müziği de diyebileceğimiz " Türk Sanat Müziği" de vardır ki, bu iki yapı Türk müziğinin omurgasını oluşturmaktadır.

Harput müziğinde ise bu önemli iki yapıyı bir arada görmek mümkündür. Harput, 1085 yılında Türklerin eline geçmesi ile birlikte, cami, medrese, hastane, çeşme, türbe ve saray gibi kurumlar yapılarak hızla şehirleşmeye ve önemli bir kültür merkezi olmaya başlamıştır. Bu kurumlarda çok sayıda mutasavvıf, derviş, âşık, ilim adamı ve sanatkâr yetişmiştir. Bu sanatçılar Harput kültürü ile Türk İslam kültürünün sentezinden oluşan eserler vermiş, şairler şiirler yazmış ve adı bilinmeyen bestekârlarda Harput'taki saraylarda, konaklarda bu şiirleri bestelemişlerdir. Böylece Orta Asya'dan kopup gelen Türk insanı beraberinde getirdiği bilgi birikimi ve folklorik zenginliklerini Harput kültürü ile birleştirerek, hem sanatın hem de medeniyetin en güzide örneklerini burada sergilemiştir.


HARPUTTA SARAY MÜZİĞİ

Bugünkü Türk Sanat Müziğinin doğuş yerleri eğer saraylar veya bu sarayların bulunduğu şehir merkezleri ise; bu müzik türünün ilk bestelerini de Harput'ta veya Harput'taki saraylarda aramak gerekmektedir. Günümüzde önemli bir kültür merkezi olan, İstanbul'da o dönemlerde Türk ve Türk müziği yokken, Harput'ta kurala dayalı olarak Türk müziği icra ediliyordu. Bu nedenle Harput müziğinde bugün gerek klasik sazların kullanılması, gerekse makama ve kurala dayalı bir müziğin icra edilmesi, gerekse Fuzuli, Nedim ve Nevres gibi Divan şairlerinin eserlerinin okunması tesadüfî olmamakla birlikte bu müzik icrasının çok köklü bir geçmişi ve geleneği vardın Bu tarihi belgelerden anlaşıldığı gibi, konu ile ilgili anlatılan rivayetler de bulunmaktadır. Divân  ve Nevruz makamlarında ki ağır bestelerin, Artukoğulları ve Uzun Hasan'ın Harput'taki saraylarında mehter takımları tarafından çalındığı ve dolayısıyla bu eserlerin Horasan erlerinden miras kaldığı görüşü zaman zaman dillendirilmektedir. Bu görüşü doğrulayan işaretlerde bulunmaktadır. Makamların adları ile birlikte, türkülerde adı geçen, Isfahan, Şiraz ve Şirvan gibi Türklerin bulunduğu yakın Asya şehir isimleri bu rivayeti güçlü kılacak argümanlar olarak karşımızda durmaktadır.

İÇLİ BİR İBADETİN COŞKUSU

Harput bölgesinin Müslüman Araplar'ın eline geçerek İslâm dini ile tartışması VII.yüzyıla yani Türkler'in bu bölgeyi fethinden yaklaşık 400 yıl öncesine rastlamaktadır. Bu tarihten sonra Harput ve çevresinde İslâm dininin etkisi ile tasavvuf? bir yaşayış biçimi hâkim olmuştur. Hem Harput kültüründe, hem de Harput müziğindeki gazel ve nefeslerde kendini gösteren bu dini motifin kaynağı da bu etkileşimdir.

Harput müziği konusunda en önemli çalışmayı yapan araştırmacılardan olan Fikret MEMİŞOĞLU konu ile ilgili şu görüşleri serdeder,.   "Harput musikisinde içli bir ibadetin coşkunluğu hissettirir. Bir makama başlanırken söylenen gazellerde, "bir ilahi çeşnisi vardır. Bundan sonra gelen türküler, bu ilahî duyguyla dalgalandıran ve coşturan nağmelerdir. Bestelerin yarattığı manevi coşkunluk, gerçekten insanı maddî 'âlemden uzaklaşmağa zorlar. Söyleyene ve dinleyene bir uçuş hissi gelir

Bu anda hiçbir istek ve işaret lüzum olmaksızın, içgüdünün şevkiyle sazın kendiliğinden ayak tutması sonunda göklere yükselen bir ezan gibi, yüksek havalara, yerli tabir ile kayabaşı ve hoyratlara geçilir." diyerek Harput insanın müzik icra ederken veya dinlerken içinde bulunduğu ruh halini anlatmaktadır. Memişoğlu başka bir yerde ise; "Her makamın başında okunması gereken Nefese (Gazele), o makamın ilahisi demekte bir bakıma zaruret vardır. Çünkü bugün bile Harput'un eski hafızları, Kur'an, aşir ve mevlit okurken, gazellerdeki okuyuş tavrını tekrar ederler. Gazellerdeki perdeler, iniş-çıkış ve dalışlar, aynen bunlarda ve bunların arasında okunan ilahilerde yapılır. Hatta Naat okunurken, salât-ü selam verilirken de ağır ve yüksek havalardaki ahenge uyulmaktadır." Memişoğlu'nun bu tespiti de gösteriyor ki, Harput'ta geleneksel müzik ile tasavvuf müziği İç içe geçmiş olarak icra edilir.

Rivayet odur ki, tiz sesli Saray Hatun Camii müezzini Perili Hafız diye maruf Hacı Süleyman Efendi, sabah ezanından evvel, 'naat' okurken cemaatin değişik cenahlardan camiye geldiği demlerde, birdenbire 'elezber'e geçiş yapmış ve halk manilerinden birini söyleyerek 'hoyrat' okumaya başlamıştır. Namaza gelmekte olan Büyük Beyzade Hacı Ali Efendi'ye yaklaşan cemaat; 'Perili Hafız'ın bu yaptığı küfürdür' diye, şikâyete bulunmuşlar. Fakat Beyzade Hazretleri; 'Acele etmeyin, sonunu bekleyelim' diye durup dinlemiş. Müezzinin 'elezber' denilen yüksek havayı bitirdikten sonra tekrar Naat'a devam ettiğini görünce, Beyzade Hoca yanındakilere dönerek; Bu 'vecd' halidir, hoş görmek gerekir, vebal değil belki de sevap istemiş oldu" diyerek bu tavrı olumlulamıştır.

Örnek olayda da görüldüğü gibi Harput halkı, tasavvuf? yaşayış biçiminin sonucu ortaya çıkan tasavvuf müziği ile geleneksel müziğini birbirine ters düşmeden büyük bir ustalıkla birlikte kullanmasını da bilmiştir Bu ustalık günümüz Harput müziği içerisinde önemli bir yere sahip olan Rıfat Dede'nin Harput Divanı'nın da adı ile de bilinen gazelinde şöyle karşılık bulmuştur.

Ben şehid-i badeyem, dostlar demim yâd eyleyin

Türbemi meyhane enkaziyle bünyad eyleyin

Gaslolunmaz ma ile gerçi şehidan-ı vega

Yıkayın meyle beni, bir mezhep icad eyleyin

Bunun ile birlikte yörede "Ağır Halay" olarak da bilinen ezginin klarnet ile icrasında da oyun havası olmasına rağmen ilahi veya mistik bir havayı hissetmek mümkündür.

Tasavvuf ve Türk Sanat Müziği ile birlikte, Harput ve çevresindeki insanların yaşadıkları çeşitli olaylar karşısındaki duygularını şiirlere dökerek seslendirmesi sonucu yakılan ve dilden dile dolaşarak anonim halk müziği ürünleri arasına girmiş türkülere de rastlamak mümkündür. Bu türkülerin bazılarının bestekârı bilinmekle birlikte büyük bir çoğunluğunun kim tarafından, ne zaman yakıldığı bilinmemektedir. Harput türküleri meçhul kişi tarafından yakıldıktan bir süre sonra gerek söz, gerekse melodi eklenip çıkarılması ile topluma mal olmuştur.

HARPUTLUNUN VAZGEÇİLMEZİ "KÜRSÜBAŞI"

Elazığ-Harput müziği, gerek yapısı itibarı ile gerek icra biçimi ile gerekse bu icra sırasındaki kuralları ile Türk müziği içerisinde özel ve önemli bir yere sahiptir. Kış aylarında; kürsübaşları, yaz aylarında; düğünler, bağ, bahçe, kaya ve havuz başlan Harput sanatçısının derdini, sevdasını ve hasretini dile getirdiği geleneksel sahnelerdir. İcra edilen türkü ve şarkıların bazılarında sazın çaldığı giriş ve ara müziği söz bölümünün nakaratı İken, birçoğunda da sazın çaldığı giriş ve ara müziği farklıdır. Harput uzun ve kırık havalarında saz ve söz bölümleri birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur. Türkülerin söz bölümleri kadar, saz bölümleri de oldukça önemlidir. Ne var ki, Harput'un 'mutaassıp' bir yapıya sahip olması nedeni ile çalgı çalmak veya çalgı ile uğraşmak yörede pek hoş karşılanmamıştır. Bu nedenle yöre ezgilerini çalgı İle çalanlar veya çalgı İşleri ile uğraşanlar çoğunlukla yöredeki gayri müslimler olmuştur.

Sunguroğlu konu İle ilgili; "Harput'da mutlak bir şey varsa o da, sesin sazdan daha üstün yer almasıdır. Birkaç yaran, bir araya geldiler mi, bir havuz başı veya bir dere kenarı buldular mı saz olsa da olmasa da bunlar seslerinin kudretleriyle güzel bir ahenk yaratabilirlerdi. Çok defa melodilerin tempoları sazla değil, sesle tutulurdu. Bu tempo bir "lây... lây... lâm... lây... lüây... Iây...lâm" dan İbarettir ki, bununla istenilen türkü söylenir ve bu ayakla uzun havalara da geçilebilinırdi. Saz ele geçmezse ya böyle ağızlarıyla veya ellerine geçirdikleri her hangi bir tepsi veya bir madeni eşya parçasıyla tempolar tutulur, türkü ve şarkılar başlar, güler oynar, eğlenilirdi. Bu eğlenceler, o kadar canlı ve neşeli geçerdi ki, sanki takım.takım saz varmış gibi....Bu suretle sesi öne alan Harputlu sazı geride bırakmış, doğrusu İhmal etmiştir" diyerek Harputlu'nun mutaassıp yapıya ters düşmeden, çalgı nağmelerini sesi ile yaparak arada zekice bir yol bulduğunu ifade etmektedir.


1937-1952 yılları arasında Ankara Devlet Konservatuarı tarafından yapılan derleme çalışmaları sırasında Elazığ'a da gelinmiş ve araştırmacı Halil Bedi Yönetken; yörenin müzik kültürünün geniş ve yüksek bir seviyede olduğuna vurgu yaparak şu tespitlerde bulunmuştur. "....Harput'ta vaktiyle halk, yaz mevsiminde, ekseriye cuma günleri, Kayabaşı, Kale, Kurey, gibi mahallelerde toplanır eğlenirmiş, buralarda yenilir, içilir, şarkılar, türküler, yüksek mayalar söylenirmiş. En enteresanı meselâ Kayabaşı mahallinde güzel seslilerden bir gurup veya çok tiz ve gür sesli bir solist bir maya söylerken, diğer mahallelerde toplananlar onları dikkatle dinler, sonra onlara meselâ Kurey aynı şekilde cevap verir, onu da kaledekilerin konseri takip edermiş. Bu sıralı müzik törenini bütün Harput şehri gecenin sükûnetinden istifade ederek dinlermiş. Harput'taki eski müzik ortamlarını, ruhu, coşkuyu anlatması bakımından önemli olduğu gibi, yöre müziğinin insanlar arasındaki sosyal ilişkilere olumlu etkisini anlatması açısından da önem taşımaktadır. Elazığ'ın eski yerli müzik kültürünü aydın olâri olmayan birçok Elazığlı halâ bütün özgünlüğü ile yaşatmaktadır. Biz ne aydın kimseler tanıdık ki, bize saatlerce divan, tecnis, müstezat, elezber ve maya okudular. Sonra ne halinden hiçbir şey umulmayan insanlar gördük ki bize meselâ Fuzuli'den İbrahimiye söylediler. Türk halkı, muhakkak ki güzel sanatlara çok düşkün, güzel sanat sevgisi ve sevdasını doğuştan taşıyan bir millettir. Elazığ uzun havalan cidden uzun süren ezgiler olduğundan onları ölçülü ve kısa plâklara sığdırmaya imkân yoktur. Bundan dolayı plâk firmalarıyla anlaşmanın çok güç olduğunu söylediler."

HARPUT MÜZİĞİNDE GELENEK

Harput müziğinin icrasında gelenek çok önemlidir. Yörede eskiden müzikle uğraşanların büyük bir çoğunluğu hafızlıktan gelmedir. Türküler, yörede "Harput Ağzı" olarak bilinen, özel bir türkü söyleme biçimi ile icra edilmektedir. Bu icranın günümüzdeki en iyi temsilcilerinden biri de; 1935 yılında Elazığ'ın Palu ilçesinde doğmuş olan Enver Demirbağ'dır.

Enver Demirbağ, Harput müziğinin en eski icracıları olan hafızlardan, Harput makamlarını ve müzik geleneğini daha çocuk yaşta öğrenmeye başlamıştır. Bu anlamda gerek Enver Demirbağ ve gerekse kardeşi Paşa Demirbağ, hafızlardan aldıkları bu müzik kültürünü ve geleneğini günümüze kadar doğru bir şekilde taşıyan en önemli damarlardan biridir. Bu sebeple günümüz Harput müzik kültüründe Demirbağ kardeşler geçmişle bugün arasında köprü vazifesi görmesi bakımından oldukça önemlidir. Usta-çırak usûlü ile müziğe ilgisi ve yeteneği olan insanlar yöredeki geleneksel müzik icra ortamlarında yetiştirilmiş, eserler ağızdan ağıza, kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar taşınmıştır. Enver Demirbağ da bu hafızlardan, özellikle Hafız Mustafa Süer ve Hafız Osman Öge'den Öğrendiği Harput müziğini ve makamlarını, kendisinden sonraki nesle yine aynı geleneksel usûllerle aktarmıştır. Günümüzdeki yeni nesil bazı icracılarımızın tarzında, Enver Demirbağ'ın nağrüelerini ve tavrını, hatta bazı nağmelerdeki detonelerini dahi görmek mümkündür. Zaten bu müzik icrâsındaki başarının ölçüsü de; yapılan nağmelerin bir önceki kuşağın yaptığı nağmelere ne kadar benzediğidir.

Fakat başta uzun. havalar olmak üzere, kırık havalarda da aynı kaynak kişinin değişik zamanlardaki icraları arasında farklılıklar görülebilmektedir. Bu yorum ve icra farklılıkları, yöredeki mahallî sanatçılar arasında da vardır. Yöredeki müzik kültürünün ve melodi zenginliğinden kaynaklanan bu değişik icralar notaya alınırken, kaynak kişinin kim olduğu veya kimin hangi icrasına göre notaya alındığı mutlaka yazılmalıdır.

HARPUT'AÖZGÜ MAKAMLAR

Harput müziği; kendine özgü çalgıları, makamları ve icra sırasındaki kuralları ile özel bir bölgedir.

Her makamın kendi içerisinde muhakkak bir gazeli, hoyratı ve kırık havası vardır. Makamlarının bir bölümü İstanbul veya diğer bölgelerde de bilinmesine rağmen, bir bölümü yalni2 Harput'a özgüdür. Harput'a özgü bu makamlar şunlardır:

  • Divan Makamı
  • Elezber Makamı
  • İbrahimiye Makamı
  • Tecnis Makamı.
  • Tatvan Makamı.
  • Varsak Makamı
  • Muhalif Makamı.
  • Müstezat Makamı.
  • Kürdî Makamı.
  • Nevruz Makamı.

     

    Dikkat edildiğinde makam adları ile makamın başında söylenen hoyrat veya gazeller aynı ad ile bilinmektedir. Bu tespitten hareketle Harput makamlarının adını, söylenen gazel veya hoyratlardan aldığı söylenebilir.

    Harput'ta söylenen türkü ve şarkılardan bazıları, Türk Sanat Müziği makamlarına denk gelmekle birlikte, büyük bir çoğunluğunun icrası ve dizi içerisindeki seyri farklıdır. "İstanbul ağzı bir Saba ile Harput ağzı bir Saba arasında bariz farklar görüldüğü gibi diğer makamlarda da bu böyledir" diyen halkbilim araştırmacısı İshak Sunguroğlu; "Hiç bir zaman Harput havaları, İstanbul beste ve nağmelerini tutmaz, melodileri değişiktir, arada bariz farklar göze çarpar" diyerek farkı net olarak ortaya koymuştur.

    Aslında makamı belirleyen asıl unsurun eserin seyir karakteri olduğu göz önüne alınırsa Harput şarkı, türkü, hoyrat ve gazellerin yöreye özgü makam adları ile ayrı bir makam olarak tanımlanması veya adlandırılması da doğrudur. Çünkü bu eserlerin her biri yörede genel olarak Türk Sanat Müziğinde bilinen makamlarla anlatılabilse bile birçoğu başta seyir karakteri olmak üzere icra yönünden farklılıklar ve yerel özellikler taşımaktadır. Bu özellikler ise makamı belirleyen asıl unsurlardır. Belki de bu makamların sadece Harput'ta kalması ve İstanbul gibi günümüzdeki müziğin büyük merkezlerine taşınamaması veya Türk Sanat Müziği makamları arsında yer almaması bu eserlerin yerel seyir ve icra özelliklerden kaynaklanan bir durumdur. Buna örnek olarak Türk Sanat Müziğinde "hüzzam" makamı olarak bilinen makamdaki eserlere Harput'ta "Muhalif makamı" denilmesi gösterilebilir. Fakat "çıkıcı" olan Hüzzam Makamı Harput'ta Muhalif Hoyrat'ta olduğu gibi "İnici" seyir özelliği gösterebilmektedir. Bunun gibi "Karcigar" makamı özelliği gösteren  eserlere   Harput'ta   Nevruz   denilmesi   de   yine   bir   başka   örnektir.   Fakat Harput'ta "Nevruz" makamında okunan eserler, Karcigar makamının seyir özelliklerini gösterebildiği gibi, Neva ve Nikriz makamının seyir özelliklerini de gösterebilmektedir.

    Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi, dizileri aynı olsa bile, seyir karakterleri farklı olduğundan Hüzzam ve Karcigar makamının, yöredeki Muhalif ve Nevruz makamındaki eserleri tam olarak karşılayabildiği söylenemez. Bu nedenle Harput ezgilerinin eskiden beri yöreye özgü makamlarla anlatılması doğaldır. Makamın izahına ait bilgiler ışığında Harput'ta özel isimlerle anılan eserlere kesinlikle makam diyebiliriz. Ancak Türk Müziğinde olduğu gibi bir makamın yeni bir makam olarak literatüre alınabilmesi için mesela "Tecnis" başlı başına bir makam ise o makamdan birçok eserin olması gerekir. Hâlbuki Harput'ta okunan "tecnis" bir tane olup, ancak sözleri ayrı olmakla birlikte bestede hiçbir değişiklik olmadan okunduğu da görülür. Şu halde yukarıda saydığımız yöre ismi ile anılan eserleri makam olarak anabiliriz. Ancak bu makamların Türk Sanat Müziğindeki gibi bir takımı oluşmamıştır. Belki de bu takımlar zamanla oluştu fakat Türk Sanat Müziğindeki birçok makam gibi günümüze kadar takım olarak gelmedi diye de düşünülebilir. Çünkü hiçbir örneği olmayan, hiçbir parçasının notası zamanımıza kadar gelmemiş makamlarda bulunmaktadır.

    Harput'ta icra edilmekle birlikte Türk Sanat Müziğinde de bilinen makamlar şunlardır:

    a-Rast Makamı.

    b-Nihavent Makamı.

    c-Mahur Makamı.

    d-Hicaz Makamı.

    e-Saba Makamı.

    f-Uşşak Makamı.

    g-Bayatî Makamı.

    h-Hüseyni Makamı.

    i-Karciğar Makamı.

    j-Hüzzam Makamı.

    k-Acem Aşiran Makamı.

    I-Muhayyer Makamı.

    Fikret Memişoğlu; Müsfezat'ı Beşiri makamının, Tatvan'ı da Nevruz makamının içerisinde sınıflandırırken; İshak Sunguroğlu: Müstezat ve Tatvan'ı ayrı birer makam gibi değerlendirmiştir. Bu makamlar çok küçük ayrıntılar ile birbirinden ayrıldığından konu ile ilgili Önemli çalışmalar yapan Fikret Memişoğlu ile İshak Sunguroğlu teknik olarak zaman zaman bir biri ile çelişkiye düşmüşlerdir. Fakat makam konusu, Türk müziğinin genel bir tartışmalı problemi olduğundan bu çelişki zaman zaman Türk Sanat Müziğinde de görülmekte ve makul karşılanmaktadır.

    Harput'ta müzik icrasına başlanırken Uşşak makamında olan "Harput Peşrevi" veya "Paşa Göçtü" adı ile bilinen sazların çaldığı sözsüz ezgi ile başlanır ve arkasından aynı makamda olan "gazel"e geçilir. Gazelden sonra metronom yönünden hızlı olmayan türküler söylenir. Türküler bittikten sonra veya türkülerin arasında makama ait olan hoyratlar söylenir. Daha sonra ise, yörede "Şıkıltım" . veya "Şıkıltım Havalan" adı ile de bilinen metronomu daha hızlı ]olan kırık havalar çalınır ve söylenir.

    Harput'taki her makam;

    a. Gazeller

    b.  Ağır Türküler (Metronomu ağır)

    c. Hoyratlar

    d.  Şıkıltım Havaları (Metronomu hızlı)

    olmak üzere dört bölümden oluşmakta ve makam içerisindeki türkü ve şarkılar bu sıra içerisinde icra edilmektedir. Memişoğlu konu ile ilgili; "Harput ve çevresinde Anadolu'nun hiçbir bölgesinde olmayan Orta Asya'dan gelme en eski bestelere rastlandığı gibi, ayrıca bir makam tertibi de vardır. Bu tertip, "Peşrev" den sonra gazel (Ağır Hava), arkasından ağır türküler, bu türkünün şevki ve coşkusu ile arada söylenen yüksek hava ve bu yüksek havanın ayağından gelen oynak türküler, yerli deyimle "Şıkıltımlar" olmak üzere bir düzene bağlıdır." açıklamasını yapmaktadır.

    Yörenin en önemli mahallî sanatçısı ve kaynak kişilerinden olan Hafız Osman Öge'nin aşağıdaki sırayı takip ettiğini ve Beşirî makamını Örnek vererek; "Beşirî makamına gazel ile başlanır. Gazelden sonra türkü, bu makamın Kayabaşı(Beşiri Hoyrat) söylenir. Beşiri hoyrat Yüksek Hava), ya tamamen söylenip bitirilir ya da iki satırdan sonra araya bir türkünün bir kıtası okunarak tekrar Beşiri hoyrata dönülür ve bitirilir. Daha sonra hareketli "Şıkıltımlar"a geçilir. Bu makamdan sonra Müstezat söylenir. Müstezat'tan sonra diğer bir yüksek havaya geçilir. Daha sonra tekrar Müstezat'a dönülür. Müstezat bittikten sonra da tekrar oynak türkülere geçilir. Klasik düzen bu şekildedir diyerek makam içerisinde belirli bir sıranın takip edildiğini belirtmektedir. Fakat bu sıranın kesinlik ifade etmediğini, ancak eskiden yöre müziğini ve makamlarını iyi bilen mahallî okuyucuların bu sırayı tamamlamadıkça diğer makamlara geçmediğini de ifade etmektedir.

     

    FASIL GELENEĞİ

    Harput Müziği fasıl geleneği içerisinde icra edilmektedir. Bu nedenle gerek makam içerisindeki icra, gerekse makamlar arasındaki geçişler bir takım kurallar çerçevesinde yapılmaktadır. Bir makamdan diğer bir makama geçilirken "geçki" yapılan makama insan ruhunu ve kulağını alıştırmak için ya peşrev çalınmakta ya da taksim yapılmaktadır. Bundan sonra geçilen makamın gazeli ve diğer türküleri yukarıda belirtilen sıra takip edilerek okunmaktadır. Bir makamdan diğer bir makama geçiş rast gele değil, Hüseyni, Uşşak ve Bayati gibi bir birine benzer ve yakın olan makamlardan yapılmaktadır.

    DÖRTPERDEDE GAZEL

    Harput gazel ve hoyratları yöresel deyimle dört perde üzerinden söylenmektedir. İcracılar bu perdeleri; 1.perdeye "Pes Perde", 2.perdeye "Üst Perde", 3.perdeye "Tiz Perde" ve 4.perde de "Düz Perde" veya "Bağlama Perdesi" olarak adlandırırken, halk bu adlandırmayı; 1.Perdeye "Başlaması", 2.Perdeye "Aşması", 3.Perdeye "Çıkması" ve 4.Perdeye de "Yıkması" şeklinde adlandırmaktadır. Aslında uzun havalardaki bu perdeleri ayrı ayrı bölümler veya bir bütünü oluşturan parçalar gibi düşünmek daha doğru olacaktır. Çünkü bu bölüm veya perdelerin her birinin müzik cümleleri, ses sahası, anlatımı ve ifadesi farklıdır. Harput'taki bu adlandırmanın, daha çok müzik ifadesinden veya sözlerinden dolayı olduğu düşüncesi ağır basmaktadır.

    Yörede söylenen türkü ve uzun havalar "Harput Ağzı" İle söylenmektedir. Bunun İle birlikte özellikle ova köylerindeki türküler; "Ova Ağzı" veya "Hizmetkâr Ağzı" denilen ve Harput'ta çok makbul sayılmayan bir söyleyiş biçimi ile icra edilmektedir.

    ÜSTA-ÇIRAK İLİŞKİSİ

    Günümüzde Harput'un en iyi mahallî sanatçılarımızdan olan kaynak kişi Enver DEMİRBAG, bir röportajdaki "Yöredeki sanatçılar nasıl yetişiyor?" sorusuna; "Şimdi meraklı ve sesi güzel olanlar usta-çırak yöntemiyle. Bunlar muhakkak ki ustaların yanında makama tabi tutulur. Rast gele okunursa zaten muteber olmuyor. Sesi çok ama makam bilmiyor, ağzı düzgün değil, ova ağzı gibi söylüyor, derler. Onları itibara almazlar. Şimdi Harput'un müziğini söyleyenler Hafız Osman Öge tarzında değil, Ova Ağzı söylüyor. Bunun için itibar görmüyorlar. Harput'ta avam-havas diye bir durum var. Havas durum yüksek kültürlü insanlar onu anlayamadı mı o bir yere gelmez. O insan, cemaatlere girip oturamaz." diyerek bu müziği gerek anlayabilmek gerekse icra edebilmek için her yönü İle yüksek bir edebiyat ve müzik kültürüne sahip olunması gerektiğini ifade etmektedir. Türküleri icra edebilmek veya iyi icra eden sanatçıların arasına girebilmek için ise, sadece sesin güzel olması yeterli değildir. Bunun ile birlikte yöre makamlarını, ağzını, edep-erkânını da iyi bilmek gerekmektedir.

    Harput'un taassup bir bölge olması nedeniyle kadın ve erkek eğlenceleri farklı mekânlarda yapılmaktadır. Bu nedenle kadın ve erkekler bir arada oyun oynamadığı gibi türkü de söylemezler. Yörede ki gazel, hoyrat ve uzun havalar ise, birçok bölgede olduğu gibi sadece erkekler tarafından okunmaktadır. Fakat eskiden bazı kadınların (mesela İri Güllü) bazı hoyratları okuduğu söylenmektedir.

    "HARPUT-URFA- KERKÜK" HATTI

    Şüphesiz ki geçmişi yüz yıllara dayanan ve köklü bir müzik geçmişi olan Harput müzik kültürünün sınırlarını bu günkü Elazığ ili siyasi sınırları ile çerçevelemek doğru değildir. Günümüzde bu kültürün izlerine başta Diyarbakır olmak üzere Urfa ve Kerkük'te de rastlamak mümkündür. Her ne kadar Harput müziği, tavır, usûl, ağız ve metronom gibi özeliklerinden dolayı farklı olsa da gelenek yönünden bu yöre müzikleri ile benzer yanları da bulunmaktadır. Fakat bu konu çok geniş bir araştırma ve çalışmayı
    gerektirmektedir.                                                                                                  

    Harput şarkı ve türkülerini makama göre tasnif etmek belirli bir yapıyı akla getirmekle birlikte, dizi İçerisindeki seyir makamı belirlediğinden bu tür bir tasnifte çeşitli tereddüt veya çelişkiler çıkabilmektedir. Çünkü bir dizi aynı zamanda birkaç makamın çatısını oluşturabilmektedir. Bu nedenle, İshak Sunguroğlu İle Fikret Memişoğlu; türkülerin makamlarını belirtirken format anlamında zaman zaman birbirleri ile Çelişkiye düşmüşlerdir.

    Bu nedenle Harput-Elazığ türkü ve şarkıları melodik yapısına veya konularına göre değil, aşağıdaki gibi usûl yapısına veya formlarına göre tasnif edilmesinin daha uygun olacağı görüşü ağır basmaktadır.

    1. Uzun Havalar.

      a. Ayağı Usûllü Olan Uzun Havalar.

      b. Ayağı Usûlsüz Olan Uzun Havalar

       

      B.  Kırık Havalar.

                  a. Türküler

                  b. Peşrevler

                  c. Sözlü Oyun Havaları

                  d. Sözsüz Oyun Havaları

      Görüldüğü gibi Harput müziği; anonim Türk halk müziği ile İslamiyet'in kabulünden sonra çıkan Tasavvuf müziğinin, daha sonraki saray veya şehir müziği ile harmanlandığı özel bir müziktir. Ayrıca yaklaşık 900 yılı aşkın bir zamandan beri düşman işgaline hiç uğramamış olması nedeni ile gerek Türk kültürünün ve gerekse kültürün önemli bir unsuru olan Türk müziğinin özünün aranacağı önemli merkezlerden biri olarak kabul görmüştür.

      II. ELAZIĞ HARPUT MÜZİĞİ  

      Harput müziği; icrası, icra ortamları, makamları, çalgıları, çalgıcıları, ya­bancı unsurların Harput müziğine etkisi, türkülerin söz ve melodik yapıları, tarihi, etkilediği ve etkilendiği bölgeler, türkülerin pisikolojik ve sosyolojik boyutu v.b. gibi yönleri ile incelenerek çeşitli tasnif ve tahlil çalışmaları yapıla­bilecek kadar zengin bir konudur.

      Fakat yukarıdaki konuların her biri ayrı bir uzmanlık alanı olduğundan, bu çalışmada; Harput müziğinin kökeni, Türk müziği içerisindeki yeri, müzik icra­sı, makamları ve çalgıları, melodik yapısı, ritm yapısı gibi daha çok müziğin ön planda olduğu konular üzerinde çalışılmıştır.

      2.1. Harput Müziğinin Kökeni ve Türk Müziği İçerisindeki Yeri

      Geniş bir coğrafi alana sahip olan Anadolu'nun, her bölgesinin her şehrinin hatta bazı ilçelerinin bile kendine özgü bir müzik icrası vardır. Bu Türk insanı­nın olaylar sonucunda değişik şekillerde duygulanması ve bu duygularını deği­şik şekillerde ifadesinin bir sonucudur. Bu yönü ile Türk müziğinin önemli yapı taşlarından olan "Türk Halk Müziği" oldukça çeşitli ve renklidir. Bununla birlik­te yine Türk müziğinin diğer bir dalı olan ve geçmişte çoğunlukla saraylarda veya sarayların bulunduğu şehir merkezlerinde beste esasına dayalı olarak üreti­len ve şehir müziği de diyebileceğimiz "Türk Sanat Müziği" de vardır ki, bu iki yapı Türk müziğinin çatısını oluşturmaktadır.

      Harput müziğinde ise bu önemli iki yapıyı bir arada görmek mümkündür. Harput, 1085 yılında Türklerin eline geçmesi ile birlikte, cami, medrese, hasta­ne, çeşme, türbe ve saray gibi kurumlar yapılarak hızla şehirleşmeye ve Önemli bir kültür merkezi olmaya başlamıştır. Bu kurumlarda çok sayıda mutasavvıf, İlim adamı ve sanatkâr yetişmiştir. Bu sanatçılar Harput kültürü ile Türk İslam kültürünün sentezinden oluşan eserler vermiş, şairler şiirler yazmış ve adı bilin­meyen bestekârlar da Harput'ta saraylarda, konaklarda bu şiirleri bestelemiş­lerdir. Bu nedenle bugünkü Türk Sanat Müziğinin Anadolu coğrafyasında doğ­duğu veya geliştiği yerler eğer saraylar veya bu sarayların bulunduğu şehir mer­kezleri ise, Harput, bu müzik türünün ilk bestelerinin aranacağı merkezlerden birisidir. Günümüzde önemli bir kültür merkezi olan, "İstanbul'da o dönemlerde Türk ve Türk müziği yokken, Harput'ta kurala dayalı olarak Türk müziği icra ediliyordu."75 Bu nedenle Harput müziğinde bugün gerek klasik sazların kulla­ nılması, gerekse makama ve kurala dayalı bir müziğin icra edilmesi, gerekse Fuzuli, Nedim ve Nevres gibi Divan şairlerinin eserlerinin okunması tesadüfi olmamakla birlikte; bu müzik icrasının çok köklü bir geçmişi ve geleneği vardır. Bu tarihi belgelerden anlaşıldığı gibi, konu ile ilgili anlatılan rivayetler de bulunmaktadır. Bunlardan birisi: " Divan ve Nevruz makamlarındaki ağır bes­telerin, Artukoğulları ve Uzun Hasan'ın Harput'taki saraylarında mehter takım­ları tarafından çalındığı, bu eserlerin Horasan erlerinden miras kaldığı şeklin­dedir. Bunu doğrulayan işaretler de vardır. Makamların adları ile birlikte, tür­külerde adı geçen, İsfahan, Şiraz ve Şirvan gibi Türklerin bulunduğu Yakın Asya şehir isimleri bu rivayeti gerçekleştirmektedir." şeklindeki rivayettir.

      Harput bölgesinin Müslüman Arapların eline geçerek İslam dini ile tanış­ması VII. Yüzyıla yani Türklerin bu bölgeyi fethinden yaklaşık 400 yıl öncesine rastlamaktadır. Bu tarihten sonra Harput ve çevresinde İslam dininin etkisi ile tasavvufî bir yaşayış biçimi hakim olmuştur. Bu sebeple gerek Harput kültürün­de, gerekse Harput müziğindeki gazel ve nefeslerde bu etkiyi görmek mümkün­dür. Harput müziği konusunda en önemli çalışmayı yapan araştırmacılardan olan Fikret MEMİŞOGLU konu ile ilgili; "Harput musikisinde içli bir ibadetin coş­kunluğu hissedilir. Bir makama başlanırken söylenen gazellerde bir ilahî çeşnisi vardır. Bundan sonra gelen türküler, bu ilahî duyguyu dalgalandıran ve coştu­ran nağmelerdir. Bestelerin yarattığı manevî coşkunluk, gerçekten insanı maddî alemden uzaklaşmaya zorlar. Söyleyene ve dinleyene bir uçuş hissi gelir. Bu anda hiçbir istek ve işaret lüzum olmaksızın, içgüdünün şevkiyle sazın kendili­ğinden ayak tutması sonunda göklere yükselen bir ezan gibi, yüksek havalara, yerli tabir ile kayabaşı ve hoyratlara geçilir." diyerek Harput insanının müzik icra ederken veya dinlerken içinde bulunduğu ruh halini anlatmaktadır. Başka bir yerde ise: "Her makamın başında okunması gereken Nefese (Gazele), o ma­kamın ilahisi demekte bir bakıma zaruret vardır. Çünkü, bugün bile Harput'un eski hafızları, Kur'an, Aşir ve Mevlüt okurken, gazellerdeki okuyuş tavrını tek­rar ederler. Gazellerdeki perdeler, iniş, çıkış ve dalışlar, aynen bunlarda ve bunların arasında okunan ilahilerde de yapılır. Hatta Naat okunurken, salat-ü selam verilirken de ağır ve yüksek havalardaki ahenge uyulmaktadır." diyerek geleneksel müziğin tasavvuf müziği ile ne kadar iç içe geçmiş olduğunu ifade etmektedir.

      Aşağıdaki anı konumuz bakımından ilginçtir:

      "Anlatıldığına göre, tiz sesli Saray Hatun Camii müezzini, Perili Hafız diye maruf Hacı Süleyman, sabah ezanından evvel Naat okurken cemaatin sağdan soldan camiye geldiği sularda, birdenbire Elezber'e geçmiş ve halk manilerin­den birini söyleyerek Hoyrat okumaya başlamıştır. Namaza gelmekte olan Bü­yük Beyzade Hacı Ali Efendi'ye yaklaşanlar; Perili Hafız'ın bu yaptığı küfürdür diye şekvacı olmuşlar. Fakat Beyzade Hoca, "Acele etmeyin, sonunu bekleye­lim", diye durup dinlemiş. Müezzinin Elezber denilen yüksek havayı bitirdikten sonra tekrar Naat'a devam ettiğini görünce, Beyzade Hoca yanındakilere döne­rek: 'Bu vecd halidir, hoş görmek gerekir, vebal değil belki de sevap işlemiş oldu', diyerek şikâyete hak vermemiştir."

      Görüldüğü gibi Harput halkı tasavvufî yaşayış biçiminin sonucu ortaya çı­kan tasavvuf müziği ile geleneksel müziği birbirine ters düşmeden büyük bir ustalıkla birlikte kullanmasını da bilmiştir. Bu ustalık günümüz Harput müziği içerisinde önemli bir yere sahip olan Rıfat Dede'nin;

      "Ben şehid-i badeyem, dostlar demim yad eyleyin

      Türbemi meyhane enkaziyle bünyad eyleyin

      Gaslolunmaz ma ile gerçi şehidan-ı vega

      Yıkayın meyle beni, bir mezhep icad eyleyin"

       

      Harput Divanı adı ile de bilinen gazelinde de görülmektedir. Tasavvuf ve Türk Sanat Müziği ile birlikte, Harput ve çevresindeki insanların yaşadıkları çeşitli olaylar karşısındaki duygularını şiirlere dökerek seslendirmesi sonucu yakılan ve dilden dile dolaşarak anonim halk müziği ürünleri arasına girmiş türkülere de rastlamak mümkündür. Bu türkülerin bazılarının bestekârı bilinmekle birlikte büyük bir çoğunluğunun kim tarafından, ne zaman yakıldığı bilinmemektedir. Harput türküleri, meçhul kişiler tarafından yakıldıktan bir süre sonra gerek söz, gerekse melodi eklenip çıkarılması ile topluma mal olmuştur.

      Görüldüğü gibi Harput müziği; Türk halk müziği ile İslamiyetin kabulün­den sonra çıkan Tasavvuf müziğinin, daha sonraki saray veya şehir müziği ile harmanlandığı bir bölgedir. Aymça yaklaşık 900 yılı aşkın bir zamandan beri düşman işgaline hiç uğramamış olması nedeni ile Türk müziğinin Özünün arana­cağı önemli merkezlerden birisidir.

      2.2. Harput'ta Geleneksel Müzik İcrası ve Makamlar

      Kış aylarında; kürsübaşları, yaz aylarında; düğünler, bağ, bahçe, kaya ve havuz başlan Harput sanatçısının derdini, sevdasını ve hasretini dile getirdiği geleneksel sahnelerdir. İcra edilen türkü ve şarkıların bazılarında sazın çaldığı giriş ve ara müziği söz bölümünün nakaratı iken, büyük birçoğunda da sazın çaldığı giriş ve ara müziği farklıdır.

      Harput müziği; kendine özgü çalgıları, makamları ve icra sırasındaki kural­ları ile özel bir bölgedir. Her makamın kendi İçerisinde muhakkak bir gazeli, hoyratı ve kırık havası vardır. Makamlarının bir bölümü İstanbul veya diğer bölgelerde de bilinmesine rağmen, bir bölümü yalnız Harput'a özgüdür. Har­put'a özgü bu makamlar şunlardır:

  • Divan Makamı                      - Varsak Makamı
  • Elezber Makamı                   - Muhalif Makamı
  • İbrahimiye Makamı              - Müstezat Makamı
  • Tecnis Makamı                     - Kürdî Makamı
  • Tatvan Makamı                    - Nevruz Makamı."

2.2.1. Divan Makamı:

Divan, en yaygın türdür. Kalıbı "failatün, failatün, failatün, failün" dür. "Divan, Türk Musikisinde bir formdur. Şekil bakımından şarkı gibidir. Güfte ve üslup bakımından hususiyet taşır. Musiki cihetiyle de basit, samimi, tekellüften uzak olarak bestelenir... Sahibi meçhul güzel divanlar da vardır. Bunlar halk musikisinin yüksek çevrelerinde teşekkül etmiş, türküden fazla şekil düzgünlüğü ve üslup bakımından şarkıya yaklaşan parçalardır... Divan, aruzun belirli kalıp­ları ile saz şairlerinin söyledikleri şiirlere denilmektedir." Bir başka kaynakta ise: "Bestesi Özentisiz, samimi, şarkıya benzeyen, biraz halk musikisindeki "Uzun Havalar"ı hatırlatan bölümleri bulunan, bazıları olağanüstü güzellikte, aruz vezninin "failatün, failatün, failatün, failün" kalıbı ile söylenmiş şiirlere yapıl­mış bestelerdir. Sahibi bilinen ve bilinmeyenleri vardır. Divan Edebiyatı şiir şekillerine en yakın halk şiiri türüdür. Kafiye ve biçim düzeni açısından gazele benzer. "83şekillerinde açıklanmıştır.

Mehmet Özbek: "...Önce bilindiği gibi, eskiden şairlerin alfabe sırasına göre şiirlerini topladıkları dergiye edebiyatta divan denir. Divan isminin ezgiyle de ilgisi vardır. Urfa, Kerkük, Harput gibi halk sanatçıları arasında makam fikrinin var olduğu eski şehir merkezlerinde, divan terimi dizisi ve seyri belli olan bir ezgiyi tanımlar. Bu ezginin kendine has usulü ve ritmi, ayak denilen sazlı kısımları vardır."

İshak Sunguroğlu ise Harput Divanı ile ilgili olarak: "...Divan, beş beyitlik bir gazelden noksan olan gazellerden okunamadığı gibi fazla olanlar da dinle­yenleri sıkar. Dört beyitti bir gazel ise divanı katiyyen tamamlayamaz. Divana, güftesi ve bestesi Harput'un meşhur şairi Hacı Hayri'nin, "Sinemde bir tutuş­muş yanmış ocag olaydı" şarkısı ile girildiği gibi, "Sabahın seher vaktinde" şarkısı ve "Geline bak geline" türküsü de birer divan ayağı olabilirler. Divan solo halinde söylenir, ilk giriş peşten başlar, ikinci beyit sazın vereceği nağmeye göre az yükselir, üçüncüsünde ise tiz bir çıkış yapılır. Bazen bu üçüncü beyit, bir Elezber bestesi halinde okunursa Divana ayrı bir ruh ve güzellik verilmiş olur., Dördüncü beyit ise bir dizeyle, yani sağır perde ile okunduktan sonra beşinci beyit yine peşten ve gazelin birinci ve ikinci beyitlerindeki tatlı bir ahenk ile bağlanır. Diyebilirim ki, makamlarımızın şahı olan Divan, bu usul ile tamam olarak okunan Divanlardır. Divanda sazın da büyük rolü vardır, herhangi bir saz heyetinin veya bir klarnetin, Divan ara nağmelerini yerinde ve usulü daire­sinde çalması şarttır, yoksa Divanın asaleti bozulur. "85 açıklamasını yapmıştır.

Divan Makamında icra edilen Harput Divanı Türk Sa­nat Müziğinde Hüseyni Makamı olarak bilinen makamın seyir özelliklerini gös­termektedir. Söz unsurundan dolayı veya yukarıda da açıklandığı gibi Harput şarkı ve türkülerinin yöreye Özgü icra biçimi sonucu seyrindeki farklılıklardan veya yerel icra özelliklerinden dolayı ayrı bir makam olarak adlandırıldığı düşü­nülebilir.

Harput Divanının saz bölümleri 2/4'lük usûlde, söz bölümleri ise serbest bir şekilde icra edilmektedir. Giriş ve ara saz bölümlerinin her birinin melodisi farklıdır. Divan sade okunabildiği gibi arada Elezber'in okunması, yöresel ifade ile Divan'a ayrı bir ruh ve güzellik vermektedir. "Divan, Ata­türk'ün en çok sevdiği makamdır.1937'de Elazığ'a geldiği zaman Hafız Osman ve Mehmet Akar' dan dinlemiştir."

2.2.2. Elezber Makamı:

Elezber çoğunlukla Uşşak makamından sonra okunur ve kolaylıkla Mayaya (Harput Mayası) geçilebilir. Harput Divanı'nm arasında da Elezber okunur ki bu üslûp güzel bir ahenk yaratır. Fide, Zeynep Bu Güzellik Var mı Soyunda, Bir Şuh-i Sitemkar, Aş Yedim Dilim Yandı ve Tevekte Üzüm Kara adı ile bilinen türküler de Elezber ayağını87 tutabilirler. Elezber makamından gazel okunmaz, yalnız bir yüksek hava okunur. Ona da Elezber denilir.

İbrahimi; uşşak ve hüseyni makamının seyir özelliklerini göstermektedir. Fakat tiz bölümlerde muhayyer makamının özelliklerini de göstermektedir. Güç­lünün re sesi ve seyir karekteri çıkıcı olan bölümler uşşak makamına benzemek­le birlikte, mi sesini 2. derecede güçlü göstermesi nedeni ile hüseyni makamına da benzemektedir. Hüseyni makamının tiz bölümlerinde inici seyir özelliği gös­termesi nedeni ile muhayyer makamına benzemektedir. Fakat bitişte tekrar re sesini güçlü olarak gösterdiğinden eser uşşak makamında bitmiştir.

2.2.4. Tecnis Makamı:

Tecnis, kaynaklarda: 'Cinas yapma, iki manalı söz (veya mani) söyle-me.'91olarak geçmektedir. Bir çeşit müzik makamı.-92"Bilindiği gibi "tecnis" Divan Edebiyatında farklı anlamlara gelen bir kelime üzerinde yapılan söz sanatına denir. Oysa Harput'ta gerek bu adı taşıyan makamda, gerekse aynı adı taşıyan yüksek havasında cinas sanatı pek görülmez. Cinas Harput manilerinde ve dolayısı ile hoyratlarda yaygındır. Bu makama ve yüksek havaya neden tecnis denildiği bilinmemektedir. "93şeklinde açıklanmıştır. Tecnis makamının dizisi;


Re sesi güçlü olduğu için, neva makamının dizisi olmakla birlikte inici bir seyir özelliği göstermesi nedeni ile de muhayyer makamına benzemektedir. Fakat muhayyer makamı denilemez, çünkü muhayyer makamının güçlüsü mi sesidir. Makamın ana dizisi hüseynidir.

2.2.3. İbrahimiye Makamı:

"İbrahimi Şerifin XVII. asırdan kalma bu makamdan bir Fâhte Peşrev ve bir Saz Semaîsi, 2 parça vardır. Anadolu'nun bazı bölgelerinde Uşşak makamına "İbrahimiye" denmektedir." Bu makam, Harput'un kendine özgü makamların­dan birisidir. İbrahimiye veya Harput Gazeli olarak da bilinen eser bu makamda icra edilmektedir. İbrahimiye'nin giriş ve ara saz bölümleri 2/4'lük usûlde, söz bölümleri ise serbest bir şekilde okunmaktadır.

Harput'ta Tecnis makamı olarak bilinen bu makam Neva makamının bütün seyir özelliklerini göstermektedir. Bu makamda okunan Tecnis adı İle bilinen uzun havanın giriş ve ara saz bölümleri 9/8'lik usûlde çalınırken söz bölümleri serbest bir şekilde okunmaktadır. "Divan'dan sonra Tecnis'e geçilir, Tecnis esasen Divanın bir peyki demektir. Tecnisin başta Divan, sonra da Nevruz, Hüseyni, Uşşak ve Müztezat makamları ile de yakından münasebeti vardır. Bilhassa Tecnis biter bitmez Nevruzdan bir gazel okunabilir ki, bu en yakın makam sayılır."

2.2.5. Tatvan Makamı:

Bu makamda "Mest-i Nazım Kim Büyüttü Böyle Bir Perva Seni" adı ile bi­linen ve 4/4'lük usûlde olan kıtık hava formundaki eser icra edilmektedir. Bu makam, Karcigar makamının bütün seyir özelliklerini göstermekte­dir. Fakat Harput'ta icra edilen varsağının, kaynaklarda ki tanımlar ile bir benzerliği yoktur.

İshak Sunguroğlu konu ile ilgili olarak: "...Nevruz ve muhallif makamları üzerine okunan gazelleri takiben ve bunların ayakları ile tatvana geçilir. Nevruz gazellerinden sonra okunan tatvana Nevruz Tatvanı ve muhalif makamiyle oku­nan bir gazelden sonra gelene de Muhalif Tatvan diyoruz- Aynı zamanda tatvan, nevruz ve muhalifin birer hoyratı gibidir." şeklinde açıklama yapmaktadır. Tatvanı ise: "Doğu illerimizden Bitlis vilayetinin bir kazasıdır. 3875 nüfuslu büyük bir kasabadır. Bu makama, bu ismin verilmesinin sebebini biz, bu melodi­nin buradan geldiğine kaniiz." şeklinde açıklamaktadır. Fakat bu düşünce bize göre çok zayıf bir ihtimaldir. Çünkü Tatvan veya çeşitli kaynaklarda Tatyan olarak da geçen bu eserin gerek söz gerekse melodik yapısı bahsedilen yörenin eserleri ile fazla bir benzerliği bulunmamaktadır.

2.2.6. Varsak (Varsah) Makamı:

Bu makamda Harput'ta varsak, versağ veya varsah olarak bilinen uzun ha­va icra edilmektedir Uzun havanın giriş ye ara saz bölümleri 4/4'lük usûlde, söz bölümleri ise serbest bir şekilde icra edilmektedir.

Varsak, kaynaklarda: "Güney Anadolu'da Varsaklar adlı Türk boyu ara­sında, özel bir besteyle söylenen halk şiiri (Şarkı tarzında yazılır, vezin ve biçim bakımından semaiye benzer, beste bakımından ayrılır. Sekizli hece vezniyle söy-lenir.3-5 ve daha fazla dörtlüklerden kurulur. İlk dörtlük "Bre!", "Hey!", "Be­hey! " gibi ünlemlerle başlar." "Koşma türünün özel bir ezgi ile söylenmesine varsağı denir. Uyak düzeni koşmanınki gibidir....Biçim olarak semaiye benzer. 8 'li hece ölçüsü ile yazılır. Ezgileri varsağı ile semaiyi birbirinden ayırır." "Varsağı, Güney Anadolu bölgesinde yaşayan Varsak Türklerine ait; biraz er­kekçe bir dil, dağlı bir eda ile özel bir ezgi eşliğinde söylenen halk şiiridir. Kafi­ye örgüsü koşmanın aynı olup hece Ölçüsünün sekizli veya on birli kalıplarıyla söylenir....Harput yöresinde, dizisi ve seyri belli bir ezgiye de varsak diyorlar. Ancak bu ezgiye dörtten fazla mısralı hoyratlar söylediklerini biliyoruz. Ezginin varsağı tarzındaki türkülerden kalmış olması gerekir."

İshak Sunguroğlu, varsaha hicaz makamından sonra geçildiğini ve bu ba­kımdan varsaha hicaz makamının bir hoyratı diyenlerin de olduğunu belirtmek­tedir.100 Bu makam hicaz hümayun makamının bütün seyir Özelliklerini göster­mektedir. Fakat eserin içerisinde özellikle fa# arızası olan yerlerde hicaz maka­mının seyir özellikleri görülmektedir.

2.2.7. Muhalif Makamı:

Muhalif Hoyrat ve Muhalif Gazel ile O yanı Pembe adı ile bilinen kırık hava formundaki eserler bu makama Örnektir Muhalif gazelin giriş ve ara saz bölümleri %'lük usûlde, söz bölümleri ise serbest bir şekilde icra edilmektedir. Muhalif hoyratın ise hem saz hem de söz bölümü serbesttir. Bu makam Türk Sanat Müziğindeki hüzzam makamının seyir özelliklerini göstermektedir. Fakat çıkıcı olan hüzzam makamı Harput'ta muhallif hoyratta olduğu gibi inici seyir özelliği de gösterebilmektedir. Muhalif makamının dizisi;

"Muhalif, saba makamına çok yakm olduğundan muhaliften sabaya, saba­dan muhalife geçiş de o kadar kolaydır. Aynı zamanda muhalif, acem-i aşranın da çok yakınıdır."101

2.2.8. Müstezat Makamı:

Müstezat kaynaklarda şu şekillerde açıklanmıştır: "1- Artmış, fazlalaşmış. 2- Her mısrasına kısa bir mısra ilave edilen şiir. Müstezad, mef'ûlü, mefâîlü, faulün vezniyle söylenen bir manzumenin her mısraımn sonuna mef'ûlü, faulün vezninde kısa bir mısra ilavesiyle tertiplenir, ilave mısralara ziyade denir. "

"...Bu türü belirleyen sözel ögedir. Bunun yanında, Ghm içinde genel bir anlatımla müstezad olarak nitelendirilmiş Rast, Mahur ve Acemaşiran makamla­rından birinin mutlak suretle kullanılması, türü belirleyen makamsal öğedir."103

"Türk şiirinde bir form. Arap muvaşşahının Fars-Türk şiirine adapte e-dilmiş şekli. "Ziyade " denen mukaffa kısa mısraların kendi aralarında kafiyeli olarak esas şiirin mısralarını takip ettiği gazele "müstezad gazel" denir. Musi­kide böyle bir gazel, mesela yürük semai formunda bestelenirse "müstezad yü­rük semai" denir."

"Musiki eseri olarak bu gibi şiirlere yapılmış bestelerdir. Esere bir ara nağme ile girilir; her mısradan sonra ara nağme tekrar edilir. Kalenderi ve benzerlerinde olduğu gibi ritimsiz bölümleri vardır ve aksak usulü ile bestelenir. Bu gibi bestelere "Yedekli Kalenderi" dendiği de olur."

"Müstezat, aynı zamanda bir makamdır. Saz sanatçıları tarafından kulla­nılan ve özel bir perdede karar kılan türlerdendir. Sazın akortlanışına da bir düzen adı olarak halen kullanılmaktadır."

"Harput'ta eskiden beri çok söylenen ve sevilen bir bestedir. Aynı zaman­da rast ve aşran fasılları arasında sayılır. Bu makamlarda okunan herhangi bir gazelden sonra Müstezat'a geçildiği gibi Tecnis'ten sonra da Müstezat söylene­bilir."101Sunguroğlu, buradaki açıklamasında makamdan daha çok bir eserden bahsetmektedir. Fakat aynı eserinin 46. sayfasında ayrı bir makam olarak tasnif etmiştir.

"Bu makam Beşiri'ye benzer bir makamdır. Ancak arada bir aşması ve "aşran" denilen bir de gazeli söylenir. Herhalde birbirine yakın birkaç maka­mın karışımından yapılmış, karma bir makam, bir kompozisyon... Güfte olarak, Divan Edebiyatındaki "Müstezad" denilen nazım şeklinde yazılan manzumeler seçilir. Bu seçme de okuyucunun zevkine göredir." Fikret Memişoğlu, Harput türkülerini makamlarına göre tasnif ettiği "Harput Ahengi" adlı eserinde müstezatı ayrı bir makam olarak değil, beşiri makamının içerisinde tasnif etmiş­tir.

Müstezat, Türk Sanat Müziğinde ki rast ve mahur makamlarının seyir özel­liklerini göstermektedir. Bu eser hem kırık hava hem de uzun hava özelliği gös­termektedir. Giriş ve ara saz bölümleri 10/8'lik usûlde icra edilmektedir. Söz bölümleri serbest olarak başlamakta ve daha sonra usûllü olan bölüm ile devam etmektedir. Yalnız müstezatın serbest bölümü olmayan yani tamamen usûllü olarak icra edilen bir başka biçimi daha vardır.

2.2.9. Kürdi Makamı:

Kürdi, Türk Sanat Müziğinde de çok bilinen bir makamdır. Harput'ta bu makamda icra edilen "Kürdi Hoyrat" muhayyer makamının seyir Özelliklerini gösterirken, "Mezireden Çıktım Ağrıyor Başım") adı ile bilinen eser neva makamına benzemektedir. Kürdi hoyrat uzun hava formun­da icra edilmektedir. Eserin ayağı serbest olmasına rağmen kürdi hoyratın gerek girişindeki gerekse ara bölümlerinde çalınan uzun hava ezgisi sabittir. Bu hoyra­tın giriş ve ara sazlarını kim, hangi çalgı ile çalarsa çalsın, alışılmış olan uzun hava ezgisi çalınmaktadır. Bu da usta-çırak ilişkisinin yöredeki önemini ve ne kadar yerleştiğini göstermektedir. Diğer türkü ise kırık hava formunda icra e-dilmektedir.

Kürdi, "Esasen hüseyni makamı ayağındadır ve sonra ayrı bir hususiyeti olmayıp ancak dinleyicileri fazlasıyle coşturan ve inleten hoyratları ile meşhur­dur. Bu hoyratlar, usta okuyucular tarafından fasıllar arasında ayak tutan ve münasip görülen yerlerde de okunabilir. Bilhassa mayadan sonra kolaylıkla kürdiye geçildiği gibi, bu ayağı tutacak olan herhangi bir türkü veya şarkıdan sonra da kürdi söylenebilir."'


2.2.10. Nevruz Makamı:

Karcigar makamının seyir özelliklerini göstermektedir. İshak Sunguroğlu bu makam ile ilgili olarak: "Harput'ta karcigar makamına nevruz diyoruz. Bu faslın hüseyni, uşak ve beyati fasıllariyle de çok yakından ilgisi olduğu gibi, birbirlerine geçiş de o nisbette kolaydır. Nevruz faslına ilk önce "Sabahın Seher Vaktinde" diye başlayan bir şarkı ile doğrudan doğruya veyahut bu şarkının delaletiyle bir divan ve arkasından bir tecnis okunarak geçilir ve bu makama münasip gazellerden biri okunabilir.... Bilmem Fuzuli bu gazelini Harput'un nevruzu için mi yazdı acaba? Böyle bir ihtimal verilemez; Fakat bizlere bu hissi veren, gazelin nefis ve eşi bulunmaz güftesiyle, nevruzun bestesinin inceliğidir... Gazelden sonra kolaylıkla tatmana geçildiği gibi şu kaydettiğim türküler de aynı makam dahilinde söylenebilir, Bilhassa "Yarın Kolunda Şeve, Kemer Ağır Kalkmıyor" türküleri okunduktan sonra faslın sonunda dinleyicileri coşturan oynak havalardan "Kekliğim Seker Ağlar" türküsü ile fasla son verilir." şek­linde görüşlerini aktarmaktadır.

Fikret Memişoğlu ise konu İle ilgili olarak: "Bu makamı, "Karcigar" gibi makamlara benzetmek yersizdir. Çünkü, kendi adıyla anılan bu makam, bilhassa Lâle Devri'nde rağbet bulmuştur. Harput'ta ise, belki tâ Artukoğulların'dan beri, bu adla anılagelmiştir... Gazel bittikten sonra, aynı gazelin diğer beyitleri veya aynı vezinle yazılmış diğer bir gazel, güfte yapılarak (Nevruz Tatvan) oku­nur. "Nevruz Tatvan" yaygın bir türküdür. Dervişlerin söylediği ilahilere ben­zer. "m açıklamalarını yapmaktadır.

Bu makamda söylenen "Kemer Ağır Kalkmıyor" ve "Kara Erük Çağala" adlı türküler karcigar makamının seyir özelliklerini göstermektedir. Fakat "Sabahın Seher Vaktinde" adlı türkü Neva, Kekliğim Seker Ağlar adı ile bilinen türkü ise nikriz makamının seyir özellikle­rini göstermektedir. Görüldüğü gibi bu fasılda icra edilen türkü ve gazeller karcigar makamının seyir özelliklerini gösterebildiği gibi neva ve nikriz gibi başka makamların seyir özelliklerini de gösterebilmektedir. Bu nedenle Fikret Memişoğlu'nun düşüncelerine kısmen katılıyoruz.

Dikkat edildiğinde makam adlan ile makamın başında söylenen hoyrat ve­ya gazeller aynı ad ile bilinmektedir. Buradan Harput makamlarının adını, söy­lenen gazel veya hoyratlardan aldığı söylenebilir.

Harput'ta söylenen türkü ve şarkılardan bazıları, Türk Sanat Müziği ma­kamlarına denk gelmekle birlikte, büyük bir çoğunluğunun icrası ve dizi içeri­sindeki seyri  farklıdır.   İshak  Sunguroğlu'nun da konu  ile ilgili  olarak: "İstanbul ağzı bir Saba ile, Harput ağzı bir Saba arasında bariz farklar görüldüğü gibi diğer makamlarda da bu böyledir... Hiçbir zaman Harput hava­ları, İstanbul beste ve nağmelerini tutmaz, melodileri değişiktir, arada bariz farklar göze çarpar." şeklindeki açıklamaları düşüncelerimizi desteklemekte­dir.

Aslında makamı belirleyen asıl unsurun eserin seyir karakteri olduğu göz önüne alınırsa, Harput şarkı, türkü, hoyrat ve gazellerin yöreye özgü makam adlan ile tanımlanması veya adlandırılması da doğrudur. Çünkü bu eserlerin her biri yörede genel olarak Türk Sanat Müziğinde bilinen makamlarla anlatıla bilse bile birçoğu başta seyir karekteri olmak üzere icra yönünden farklılıklar ve yerel özellikler taşımaktadır. Bu özellikler ise makamı belirleyen asıl unsurlardır. Belki de bu makamların sadece Harput'ta kalması ve İstanbul gibi günümüzdeki büyük merkezlere taşınmaması veya Türk Sanat Müziği makamları arsında yer almaması, bu eserlerin yerel seyir ve icra özelliklerden dolayıdır. Buna örnek olarak Türk Sanat Müziğinde Hüzzam makamı olarak bilinen makamdaki eser­lere Harput'ta Muhalif Makamı denilmesi gösterilebilir. Fakat çıkıcı olan Hüz­zam Makamı Harput'ta Muhalif Hoyrat'ta olduğu gibi inici seyir özelliği göste­rebilmektedir. Bunun gibi Karcigar makamı özelliği gösteren eserlere Harput'ta Nevruz denilmesi de yine bir başka örnektir. Fakat Harput'ta Nevruz makamın­da okunan eserler, Karcigar makamının seyir özelliklerini gösterebildiği gibi, Neva ve Nikriz makamının seyir özelliklerini de gösterebilmektedir.

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi, dizileri aynı olsa bile, seyir ka­rakterleri farklı olduğundan Hüzzam ve Karcigar makamının, yöredeki Muhalif ve Nevruz makamındaki eserleri tam olarak karşılayabildiği söylenemez. Bu nedenle Harput ezgilerinin eskiden beri yöreye özgü makamlarla anlatılması doğaldır. Bu konu ile ilgili olarak: "....makamın izahına ait bilgiler ışığında Harput'ta özel isimlerle anılan eserlere kesinlikle makam diyebiliriz. Ancak Türk Müziğinde olduğu gibi bir makamın yeni bir makam olarak literatüre alı­nabilmesi için, mesela "Tecnis " başlı başına bir makam ise o makamdan birçok eserin olması gerekir. Halbuki Harput'ta okunan tecnis bir tane olup, ancak sözleri ayrı olmakla birlikte bestede hiçbir değişiklik olmadan okunduğu da görülür. Şu halde yukarıda saydığımız yöre ismi ile anılan eserleri makam ola­rak anabiliriz. Ancak bu makamların Türk Sanat Müziğindeki gibi bir takımı oluşmamıştır."11şeklindeki bu düşüncelere katılıyoruz. Belki de bu takımlar oluştu fakat Türk Sanat Müziğindeki birçok makam gibi günümüze kadar takım olarak gelmedi diye de düşünülebilir. Çünkü, "hiçbir örneği olmayan, hiçbir parçasının notası zamanımıza kadar gelmemiş makamlar"115 da bulunmaktadır. Harput'ta ve Türk Sanat Müziğinde de bilinen makamlar şunlardır:

a- Rast Makamı

b- Nihavent Makamı

c- Mahur Makamı

d- Hicaz Makamı

e-Saba Makamı116 

f- Uşşak Makamı

g- Bay atî Makamı

h- Hüseyni Makamı

i- Karcığar Makamı

j- Hüzzam Makamı

k- Acem Aşiran Makamı

1- Muhayyer Makamı.

Fikret Memişoğlu; Müstezat'ı Beşiri makamının, Tatvan'ı da Nevruz ma­kamının içerisinde sınıflandırırken; İshak Sunguroğlu, Müstezat ve Tatvan'ı ayrı birer makam gibi değerlendirmiştir. Bu makamlar çok küçük ayrıntılar ile birbirbirinden ayrıldığından konu ile ilgili önemli çalışmalar yapan Fikret Memişoğlu ile İshak Sunguroğlu zaman zaman birbiri ile çelişkiye düşmüşlerdir. Fakat makam konusu, Türk müziğinin genel bir problemi olduğundan bu çelişki zaman zaman Türk Sanat Müziğinde de görülmektedir.

Harput'ta müzik icrasına başlanırken Uşşak makamında olan "Harput Peş­revi"111veya "Paşa Göçtü" adı ile bilinen sazların çaldığı sözsüz ezgi ile başlanır ve.arkasından aynı makamda olan gazele geçilir. Gazelden sonra metro­nom yönünden hızlı olmayan türküler söylenir. Türküler bittikten sonra veya türkülerin arasında makama ait olan hoyratlar söylenir. Daha sonra ise, yörede "Şıkıltım" veya "Şıkıltım Havaları" adı ile de bilinen metronomu daha hızlı olan kırık havalar çalınır ve söylenir. Harput'takı her makam;


a.         Gazeller

b.         Ağır Türküler (Metronomu ağır)

c.         Hoyratlar

d.         Şıkıltım Havalan (Metronomu hızlı)

olmak üzere dört bölümden oluşmakta ve makam içerisindeki türkü ve şarkılar bu sıra içerisinde icra edilmektedir. Memişoğlu konu ile ilgili olarak: "Harput ve çevresinde Anadolu'nun hiçbir bölgesinde olmayan Orta Asya'dan gelme en eski bestelere rastlandığı gibi, ayrıca bir makam tertibi de vardır burada... Bu tertip, "peşrev"den sonra gazel (ağır hava), arkasından ağır türküler, bu türkü­nün şevki ile arada söylenen yüksek hava ve bu yüksek havanın ayağından gelen oynak türküler, yerli deyimle "Şıkıltımlar" olmak üzere bir düzene bağlıdır." açıklamasını yapmaktadır. Yörenin en önemli mahallî sanatçısı ve kaynak kişile­rinden olan Hafız Osman Öge'nin, aşağıdaki sırayı takip ettiğini, Beşiri maka­mını örnek vererek: "Beşiri makamına gazel ile başlanır. Gazelden sonra türkü, bu makamın Kayabaşı (Beşiri Hoyrat) söylenir. Beşiri hoyrat (Yüksek Hava), ya tamamen söylenip bitirilir ya da iki satırdan sonra araya bir türkünün bir kıtası okunarak tekrar Beşiri hoyrata dönülür ye bitirilir. Daha sonra hareketli Şıkıltımlara geçilir. Bu makamdan sonra Müstezat söylenir. Müstezat'tan sonra diğer bir yüksek havaya geçilir. Daha sonra tekrar Müstezat*a dönülür. Müste­zat bittikten sonra da tekrar oynak türkülere geçilir. Klasik düzen bu şekilde-dir." demekte ve makam içerisinde belirli bir sıranın takip edildiğini belirt­mektedir. Fakat bu sıranın kesinlik ifade etmediğini, ancak eskiden yöre müziği­ni ve makamlarını iyi bilen mahallî okuyucuların bu sırayı tamamlamadıkça diğer makamlara geçmediğini de ifade etmektedir.

Harput Müziği, fasıl geleneği içerisinde icra edilmektedir. Bu nedenle ge­rek makam içerisindeki icra, gerekse makamlar arasındaki geçişler birtakım kurallar çerçevesinde yapılmaktadır. Bir makamdan diğer bir makama geçilirken geçki yapılan makama insan ruhunu ve kulağını alıştırmak için ya peşrev çalın­makta ya da taksim yapılmaktadır. Bundan sonra geçilen makamın gazeli ve diğer türküleri yukarıda belirtilen sıra takip edilerek okunmaktadır. Bir makam­dan diğer bir makama geçiş rastgele değil, hüseyni, uşşak ve bayati gibi birbirine benzer ve yakın olan makamlardan yapılmaktadır. ...Hafız Osman Bey'in bulun­duğu bir eğlencede, Şükrü Canaydın'ın, bulunanların isteklerine uymak için rastgele çaldığı türkülerden sonra, Hafız Osman Bey'in de söylemesi arzu edi­lince; Hafız Osman Bey: "Şükrü rastgele çalma, zihnimiz karışıyor. Bir makama başlayıp bitirdikten sonra öbürüne geçelim." diye ihtar etti. Fikret Memişoğlu'nun Pertek'te bir düğündeki bu anısı konumuzu açıklaması bakı­mından önemlidir. Ancak Divan, Tecnis ve Nevruz makamlarından oluşan ve Divan'm arasında yörede "Cılgalı Maya" ve "Elezber" adı ile de bilinen uzun havaların okunduğu bir sıranın takip edilmesi yörede âdet halini almıştır. Bu­nunla birlikte Harput makamlarını çok iyi bilen mahallî sanatçılar; ibrahimiye, hüseynî, uşşak ve bayatî gibi birbirine benzer olan makamların türkü ve şarkıla­rını birbirine karıştırarak da söyleyebilmektedir.

Harput gazel ve hoyratları yöresel deyimle dört perde üzerinden söylen­mektedir. İcracılar bu perdeleri; 1. perdeye "Pes Perde", 2. perdeye "Üst Perde", 3. perdeye "Tiz Perde" ve 4. perdeye de "Düz Perde" veya "Bağlama Perdesi" olarak adlandırırken, halk bu adlandırmayı; 1. Perdeye "Başlaması", 2. Perdeye "Aşması", 3. Perdeye "Çıkması" ve 4. Perdeye de "Yıkması"120 şeklinde adlan­dırmaktadır. Aslında uzun havalardaki bu perdeleri ayrı ayrı bölümler veya bir bütünü oluşturan parçalar gibi/düşünmek doğru olacaktır. Çünkü bu bölüm veya perdelerin her birinin müzik cümleleri, ses sahası, anlatımı ve ifadesi farklıdır. Fakat Harput'taki bu adlandırmanın, daha çok müzik ifadesinden veya sözlerin­den dolayı olduğu düşüncesindeyiz.

Yörede söylenen türkü ve uzun havalar "Harput Ağzı" ile söylenmektedir. Bunun ile birlikte özellikle ova köylerinde ki türküler; "Ova Ağzı" veya "Hızmekâr Ağzı" denilen ve Harput'ta çok makbul sayılmayan bir söyleyiş biçimi ile icra edilmektedir. Günümüzde Harput'un en iyi mahallî sanatçıların­ dan olan kaynak kişi Enver DEMİRBAĞ, "Yöredeki sanatçılar nasıl yetişiyor?" Sorusuna; "Şimdi meraklı ve sesi güzel olanlar usta-çırak yöntemiyle. Bunlar muhakkak ki ustaların yanında makama tabi tutulur. Rastgele okunursa zaten muteber olmuyor. Sesi çok ama makam bilmiyor, ağzı düzgün değil, ova ağzı gibi söylüyor, derler. Onları itibara almazlar Şimdi Harput'un müziğini söyle­ yenler Hafız Osman Öğe tarzında değil, Ova Ağzı söylüyor. Bunun için itibar görmüyorlar. Harput'ta avam-havas diye bir durum var. Havas, durumu yüksek kültürlü insanlar onu anlayamadı mı o bir yere gelmez. O insan, cemaatlere girip oturamaz." diyerek bu müziği gerek anlayabilmek gerekse icra edebilmek için her yönü ile yüksek bir müzik kültürüne sahip olunması gerektiğini ifade etmek­tedir. Türküleri icra edebilmek veya iyi icra eden sanatçıların arasına girebilmek için ise, sadece sesin güzel olması yeterli değildir. Bununla birlikte yöre makamlarını, ağzını, edep-erkanını da iyi bilmek gerekmektedir.

Harput'un taassup bir bölge olması nedeniyle kadın ve erkek eğlenceleri farklı mekânlarda yapılmaktadır. Bu nedenle kadın ve erkekler bir arada oyun oynamadığı gibi türkü de söylemezler. Yörede ki gazel, hoyrat ve uzun havalar ise, birçok bölgede olduğu gibi sadece erkekler tarafından okunmaktadır. Fakat eskiden bazı kadınların (mesela İri Güllü) bazı hoyratları okuduğu söylenmekte­dir.

Şüphesiz ki geçmişi yüz yıllara dayanan ve köklü bir müzik geçmişi olan Harput müzik kültürünün sınırlarını bu günkü Elazığ ili siyasi sınırlan ile çerçe­velemek doğru değildir. Günümüzde bu kültürün izlerine başta Diyarbakır ol­mak üzere Urfa ve Kerkük'te de rastlamak mümkündür. Her ne kadar Harput müziği, tavır, usûl, ağız ve metronom gibi özeliklerinden dolayı farklı olsa da gelenek yönünden bu yöre müzikleri ile benzer yanları da bulunmaktadır. Fakat bu konu çok geniş bir araştırma ve çalışmayı gerektirmektedir.

2.3. Harput Müziği

2.3.1. Tasnifi

Gazeli, hoyratı, türküsü, oyunları ve çalgıları ile oldukça zengin olan Har­put müzik folkloru konusunda çeşitli sınıflandırma çalışmaları yapılmıştır. Konu ile ilgili çalışanların başında; "Harput Ahengi" adlı çalışması ile Fikret Memişoğlu'nu, "Harput Yollarında" adlı 4 ciltlik çalışması ile de İshak Sunguroğlu'nu saymak gerekir.

Fikret Memişoğlu; Harput müziğini makamlarına göre tasnif ederken, İshak Sunguroğlu; makamları ve usulleri; ağır havalar ve uzun havalar, şarkı ve türkü­leri ise; vakalara dayanan ve vakalara dayanmayan şeklinde ikiye ayırarak tasnif etmiştir.

Harput şarkı ve türkülerini makama göre tasnif etmek belirli bir yapıyı akla getirmekle birlikte, dizi-içerisindeki seyir makamı belirlediğinden bu tür bir tasnifte çeşitli tereddüt veya çelişkiler çıkabilmektedir. Çünkü bir dizi aynı zamanda birkaç makamın çatısını oluşturabilmektedir. Bu nedenle, İshak Sunguroğlu İle Fikret Memişoğlu; türkülerin makamlarını belirtirken zaman zaman birbirleri ile çelişkiye düşmüşlerdir.

Bu nedenle Harput-Elazığ türkü ve sarkıları melodik yapısına veya konula-nna göre değil, aşağıdaki gibi usûl yapısına veya formlarına göre tasnif edilmesi daha uygun görülmüştür.

A.        Uzun Havalar

a.         Ayağı Usûllü Olan Uzun Havalar

b.         Ayağı Usulsüz Olan Uzun Havalar

B.        Kırık Havalar

a.         Türküler

b.         Peşrevler

c.         Sözlü Oyun Havalan

d.         Sözsüz Oyun Havalan


ELAZIĞ - HARPUT MÜZİĞİ'NİN TARİHİ GELİŞİMİ VE ÖZELLİKLERİ

ELAZIĞ - HARPUT MÜZİĞİ'NİN TARİHİ GELİŞİMİ

9. yüzyıl civarında iklim şartlarındaki elverişsizlik ve diğer nedenlerle Orta Asya'daki ana yurtlarından batıya doğru göçe başlayan Türk boyları, yeni yurtlar edinmek amacıyla batıda birtakım akınlara da başlamışlardı. O sıralarda kendi istekleri ile İslam dinini seçmiş olan ve ayrı bir heyecan ve anlayış içeri­sinde birlik ve beraberlikle hareket eden bu boylar, 1071'de kazandıkları Ma­lazgirt Muharebesiyle Anadolu'nun kapılarını kendilerine açmış oldular. Artuklular Anadolu içlerine doğru yerleşim ve ilerlemeler yavaş yavaş devam ediyordu.

1085 yılı civarında Çubuk Bey idaresindeki kuvvetler de Harput'a akınlar düzenlediler ve Harput Kalesini fethettiler. Burada idarelerini kurarak hüküm­ranlıklarını ilan ettiler. 1118 yılında Artuklu Kumandanı Belek (Balak) Gazi'nin Harput'a hükümdar olmasıyla yörenin çehresi iyice değişti ve etrafındaki diğer kale ve yerleşim bölgeleri de yönetim altına alınarak Harput'un tamamen gü­venli bir Türk yurdu olması sağlandı. Bunun sonucu olarak da Harput'da sü­rekli Türk nüfusu arttı ve kalıcı - köklü bir Türk kültür şehri olmanın ilk temel­leri o yıllarda atıldı.

Orta Asya'dan ve göç yollarındaki yurtlardan getirilen kültürel değerle­rin, örf ve adetlerin; kendileri için henüz yeni sayılan İslami kutsal duygular iklimiyle kaynaştırılıp, yeni vatanın coğrafi özelliklerinin sağladığı olumlu at­mosferle bütünleştirilmesiyle (diğer yeni Türk yerleşim merkezlerinde olduğu gibi) Harput’ta da yepyeni bir yaşantı anlayışı ve kültürel çeşni yapılanması ortaya çıkıyordu.

Türklerin Oğuz boyundan Harput'a intikal eden bu topluluğun; duygu­ları, sevdaları, inançları, hasretleri, acıları, sevinçleri, yaşantı şekilleri, adetleri, örfleri vs. tüm faaliyetleri de, işte bu bölgede zaman içinde hakikaten bambaşka bir Türk kültür çeşnisi olarak karşımıza çıktı.

Harput - Elazığ Müziği ve Oyunları da, bu çeşninin bir tezahürü olarak etkili ve nitelikli nağmeleri ve derin kültür izleri barındıran ezgileriyle gelişip yaygınlaşarak günümüze ulaşmıştır.

ELAZIĞ - HARPUT MÜZİĞİ'NİN ÖZELLİKLERİ

Elazığ-Harput Müziği, nağmekâr ve kültürel bir musikîdir. Külliyatında sanatlı ve yavaş tempolu eserler çoğunluktadır. Yöre insanının genel karakteri, örfü, adeti ve yaşantı anlayışı; hem güfte, hem de nağme olarak musikî eserleri­ne yansımıştır. Tabir caiz ise eserleri oturaklı ve vakurdur. Bu özellik yöre insa­nının tabiatında da vardır. Gazeller, Divan'lar, Mayalar, Müstezatlar, Ritmik Hoyratlar, Uzun Havalar, Türküler, İlahiler, Kasideler, Çayda Çıra misali öz­gün Oyun Havalar, bu yöre halkının tarih süzgecinden geçerek günümüze ulaşmış eser tiplerinden bazılarıdır. Fuzulî'den Nedim'e, Rıfat Dede'den Rasih'e, Nesimi'den Harputlu Hacı Hayri Bey'e kadar onlarca divan şairinin muh­teşem beyitlerinin Elazığ-Harput Gazelleri'nde can buluyor olması, yöreye ayrı bir vasıf kazandırmıştır.

Güftelerde değişik konular işlenmiştir. Çoğunluğu hayata dairdir. Aşk, sevda, dert, ayrılık, sevgi, vatan sevgisi, sevinç, ölüm, hatırat, doğa, tarih vs. gibi konular cinaslı, teşbihli, dağ (yara)Tı, güî'Iü-bülbülTü dizelerle söze dönüş­türülmüştür. Edebi, şiirsel ve nezaketli anlatım birinci şarttır. Direkt anlatıma, yüzeyselliğe, kabalığa, isyankârlığa, başa kakmaya, ayrımcılığa, ideolojiye vs. yer verilmez. Cinaslı mani ve güfteler yörenin en büyük özelliğidir. Özellikle hoyrat manilerinde "cinas"sanatı çok önemlidir. Öyle ki, yüzlerce cinaslı mani yazılmıştır;

"Gamzedeler,

Gam vurur gam zedeler

Sinemi ok delemez

Delerse gamze deler"

Evet; bu Elazığ - Harput manisi, benim şu ana kadar ülkemiz yazılı kayıt­larında rastladığım en yoğun ve en kuvvetli cinaslı manidir!

Kısaca güfteler hem sanatlı ve incelikli, hem de sade ve anlaşılır bir dil içerir. Ezgileri (özellikle hoyrat ve gazelleri) değişik güfte ile okumak, sanatçıya artı bir değer kazandırır.

İcra olarak, Türk Sanat Müziği'nin sistemsel yapısında mevcut olan ma­kam ve fasıl anlayışı benimsenmiştir.

İcracılar, bestekâr ve güftekârlar erkek yoğunlukludur. Ancak kadınlar da kendi aralarındaki ev toplantılarında, şerbet (nişan), düğün ve kına gecele­rinde, bayram gecelerinde türküler yakmışlar ve defçi kadınlar aracılığı ile bun­ları Elazığ - Harput repertuarına kazandırmışlardır.

Hoyratların tamamı ve türkülerin çoğunda Türk Halk Müziği anlayışı hakim iken; Özellikle gazellerde, bazı türkülerde ve bir kısım tasavvufi eserler­de ve bazı saz eserlerinde Türk Sanat Müziği çizgisinin tesirlerini görüyoruz. Harput Gazelleri çok mükemmel sanatsal nağmelerle dolu (çoğu ritmik ara-nağmeli) beş beyitlik gazeller olmasına rağmen, hiç birinin bestekârı belli değil­dir. Bu da ilginç bir ayrıntıdır. 10 civarında Elazığ Türküsünün, birer şarkı edasıyla Türk Sanat Müziği repertuarında icra edildiğini ise çok kimse bilme­mektedir. Yeşil yaprak arasında kırmızı gül goncesi, Esmerim kıyma bana (Piyale vakti), Ay doğdu batmadı mı, Şu dağlan delmeli (Uy uy demeye), Sinemde bir tutuşmuş. Sigaramın dumanı, Esmer bugün ağlamış (Oy nidem nidem), İbrişim örmüyorlar vs. gibi türküler, böyle türkülerdir.

Yöre meşkleri, Türk Sanat Müziği'ndeki fasıl anlayışı ile icra edilir. Tür­küleri ve hatta hoyrat, uzun hava ve gazelleri çoğunlukla aranağmeli ve kodalıdır. Bu nedenle fasıldaki eserler ağırdan hareketliye doğru birbirine bağ­lantılı, akıcı ve coşkulu olarak icra edilir. En vurucu yerler ise hoyrat, uzun hava ve gazellerin okunduğu bölümdür. Elazığ - Harput meşkleri inşam alır bir yere (Harput'a) götürür. İşte bu bir toprak sesidir ve insana engin bir kültür hissiyatı tattırır. Hatta bu musikîden çoğu zaman özel bir mistik hava sezenler de olur.

O halde Harput Müziği'ni kültürel bir anlayış ile düzenlemek, icra et­mek, dinlemek ve değerlendirmek zorundayız.

Fakat ne yazık ki son zamanlarda (çağımızın getirdiği müzikal akımların bir tesiri midir nedir bilinmez ama) onu bir eğlence müziği edasıyla (bir nevi meyhane şarkıları gibi) icra ettirmek ve dinlemek - dinletmek isteyen kimselerle karşılaşmaktayız. Mâlesef bazı organizasyonlarda (udi olarak ekibimle çalar söylerken veya şef olarak topluluk yönetirken) kulağıma eğilip de; "hareketli çalalım!" diyen bir çok arkadaş hatırlıyorum. Hele bunlar kültürel alanlarda yetkili Elazığlılar olduğu zaman, inanın insana en derin üzüntüyü yaşatıyorlar.

Önerim şudur; "Harput Müziği Programı" isteyenler öncelikle olaya kül­türel bakmalıdır. Yani önce geleneğine uygun bir "Harput Faslı" bölümü plan-lamalı, daha sonra ihtiyaca göre şarkı ve türkülerden oluşan karma bir eğlence meşki düşünmelidir.

Harput Müziği aslında tam bir TÜRK MÜZİĞİ HARMANI'DIR. Yani Harput Müziği;

1)- Türk Halk Müziği (THM)

2)- Türk Sanat Müziği (TSM)

3)- Türk Tasavvuf Müziği, gibi üç ana müzik akımının tam bir harmanı olan eserler ve ezgilerle karşımızda durmaktadır. Şöyle ki;

a)- Yörede kullanılan çalgıların Türk Sanat Müziği çalgıları olması, ezgi­lerin hepsinin Türk Sanat Müziğindeki makam tasnifine benzeyen yöresel ma­kam tertibi içinde gösterilmesi, meşklere (TSM'deki gibi) bir (yöresel) peşrev ile başlanması, meşk sırasında TSM'nin tanınmış bestelerinin de icra edilmesi, bilinen 17 civarında Harput Gazeli'nin; divan edebiyatı formunda yazılmış evrensel ve yerel şairlere ait güftelerden oluşması, bu gazel ezgilerinin bilinme­yen şahıslarca yapılmış fakat çok köklü yerel nağmeler taşıyan bestelerden oluşması, bazı türkülerinin Türk Sanat Müziği formunda bestelenmiş şarkılar gibi ulusal ölçekte muamele görmesi; Harput Müziğinin, Türk Sanat Müziği akımı içinde değerlendirilmesine imkân tanımaktadır.

b)- Bütün türkü ve hoyratlarının çök yaygın olarak halk tarafından söy­leniyor olması, bu ezgilerin hepsinin de halk tarafından yakılmış olması, sözle­rinin de tamamen halka ait mani ve güftelerden oluşmuş olması, bir kısım ezgi­lerin yakılışına neden olan vakalarının bilinmesi; zurna, davul, kaval ve bazı kırsal bölgelerinde bağlama gibi çalgıların da kullanılıyor olması; Harput Müziği'nin, Türk Halk Müziği içerisinde kalan yönünü göstermektedir.

c)- Bir kısım ezgilerinin ise tasavvufi ortamlarda oluşmuş olması ve bu haliyle halk tarafından sevilip yaygın kabul görmesi ve dini tören ve gecelerde ve zikirlerde söylenmesi ve güftelerinin genelde divan edebiyatı formunda sanat değeri olan şiirlerden meydana gelmiş olması, Harput Müziği'nin Türk Tasavvuf Müziği cihetinde değerlendirilecek parçalara sahip olduğunu göster­mektedir.

Ayrıca "Harput Divanı" diye bildiğimiz sanatsal ezginin nağmelerinin, Artukoğulları ve Akkoyunlular zamanında Harput'da askeri tören marşı olarak kullanılan nağmelerden günümüze intikal etmiş olması; bir yönüyle askeri mü­zikten etkileşime de bir örnek olmaktadır.

Özetle, Elazığ - Harput Müziği tam manasıyla bir "Türk Müziği Harma­nı" olup, bu harmanda Türklerin her türlü yaşayış ve anlayışlarından müzikle­rine yansıyan izler bulmak mümkündür.


KAYNAKLAR

Sunguroğlu  İshak , Harput Yollarında 3. Cilt

Ekici Savaş, Elazığ Harput Müziği Akçağ yay. Ankara 2009

Taşbilek Şemsettin, Bize Harputlu Derler, Elazığ Müzik Kültürü-I Başarı Yay. Nilüfer/Bursa